Bir Quantum Hiç
Bazen buralarda değilim
Atom altı parçacıklar toplamaya giderim
Bir zaman eğiminden geçerim
Bir quantum hiç olmayı düşlerim
Göreceliğe yol sorarım
Derken evrene bulaşır düşerim
Dalgalar koluma girer kaldırırlar beni
Sana yıkılmak yakışmaz, derler,
Hayallerin kırılmadığı bir hayat da yok zaten
Gel, biraz da mutluluğun kıyısında kırılmaya gidelim.
Önemsiz Ayrıntılar
Kimim, neyim, nerdeyim, bilmem bazenBazen rafta bir kitabın üstüne konarım toz gibi
Bazen bir çalı süpürge gibi yaslanırım avluda duvara
Geceleri bakraçla ay çıkarırım kuyudan
Öğleleri kazanlara ateş ateş yanarım
Çarşaflarda yalnızlığın bıraktığı is,
Bazen bodrumda duvarların rutubetli sıvasıyım
Yosunlar büyütür, hırka örerim kendime
Naftalinle tütsülerim kalbimdeki gizleri
Bazen bir güncenin sağ üst köşesine uzanırım okunaksız tarih gibi
Duygular örselense ben kırışırım
Aşk yıpransa, yırtılırım
Zorum, söylenmem bayağı bir söz gibi
Yanıtsız sorular biriktiririm
Bekleyiş ekerim beklentilere
Dağlara götüren ilk yükseltiler bende başlar
Bende biter hece hece büyüyen kasvet
Dere yataklarıdır dudaklarım
Kıyılarımda nice taşlar yuvar, otlar suvarırım
Sevinçler tutunsun diye halatlar halatlar salarım alçaklarıma
Acılarda incelir koparım
Minnacık bir damlada okyanuslar aşarım
Öyle büyük bir niçin’im ki
Kıyılara vururum, ölürüm bir balina gibi
Nedenimi ahaliye söylemem, susarım
Dışlanıp düşsem de kuş yuvalarından,
Kin duymam, babamı affetmeye giderim
Umarsızlık da çalsa kapımı, içeri buyur ederim
Gelecek korkakların değilmiş,
Olsun, ben geleceğin geçmişini severim
Bir kadının göz yaşını, bir askerin silahını silen mendil de ben’im
Atlarım uçurumlara, gölgem kayalara tutunur
Bildik yollar iyidir veya kötüdür demem,
Ben hep başka yollara koyulur, yanlızlığa giderim
Yani, sözün de kısasıyım
Hayatta önemsiz ayrıntılardan başka bir şey değilim
Kim bilir, belki de evrenin bir yerindeki şu küçücük dünya ben’im
Siz gidin, beni merak etmeyin!
Ben burada benimleyim, yanlız değilim.
Kendini de Götür
Çıkınında biraz akıl, biraz hayal
Yürü kalbinin kırıkları üstünde
Yanılgıların yol göstersin sana
Eğil dışladığın anıların önünde
Üşüyorsan bir an, acını örtün
O, unutamadığın bir aşktır çünkü
Tıpkı bu evren gibi kenarın olmasın
Hiçbir uçurum tutunamasın sana
Şu aldatılmış hayatta büyük bir parça olsan ne yazar
Küçük de olsa bütünün kendisi ol
Hiçbir şey kolay değil elbet
Ama kolay olan da zor değil
Unutma, ölüm bile yaşamak zorunda
Yoksa ölüm olmazdı.
Birgün sana varırsın
Yarın mı, dün mü önemli değil
Yeter ki gitiğin yerlere kendini de götür.
Hiç
Zaman, aşkın yıpranmayan yüzüydü eskiden
Ölüm varlığımın anlamsız bir ayrıntısı
Akşamları karanlığı götürüp ufka yatırırdım
Güneşten batmayı öğrensin diye
Bilsin diye ufukta sadece doğulmadığını
Dünyanın aynı zamanda ölünen bir yer olduğunu
Şimdilerde o eski dalgalarım yok
Kıyılarımı kendim döverim
Oturur göğsüme kervansaraylar yontarım
Ben uğrarım sevgili uğramasa da
Gözlerime uçurumlar oyarım
Ben düşerim sevgili düşmese de
Gök taşları toplarım yeni hayaller kurmak için
Kullanılmış kötülüklerden urbalar dikerim
Yalvarsalar da, asla affetmem iyilikleri
Neden mi?
Hiiç…
Demem kimselere ya,
Öyle sevmek isterim ki hala yürek yetmesin
Öyle ağlamak isterim ki gözyaşı az gelsin
Kendimi bırakır gelirim aşkların avlusuna
Yokluğuma dayanamam, alır gelirim yine
Artık biraz eksik, biraz yarımım
Kalbimden doğmayan ırmaklar kurusa ne yazar
İçten söylemiyorsam susuyorum artık sözcükleri
Ne kadar da çok söylemediğim şeyler var daha
Korkarım bu hayat hüzünlere bile yetmeyecek
Karanlık bile doğmayı öğrendi de
Ben ölmeyi hala öğrenemedim.
Gökkuşağı (1)
Yıllar ne çabuk geçmiş
Bugün kızım okula başladı
Saçının tokası alnımın çizgilerinden
Ne garip, bir an üzüldüm büyümüş diye
Çantasına
Biraz eylül,
Biraz Pazartesi,
Birkaç sayfa sevgi,
Biraz da rengarenk boyalı kalemler koydum
Gün gelecek bir gökkuşağı çizip
Altından satır satır akacak.
Hoşça Kal Sevdiğim
Bir zamanlardı
Köstepek kovuklarından gizlice ışık çalardık
Oksijen toplamaya giderdik tenlerimizde
Bedenlerimizi birbirine sürterdik ateş yakmaya
Alev alev yanardık
Ben derdim ki sana:
„Dile benden ne dilersen!”
“İki kişilik yalnızlık, ya sen?”, derdin
“Sağol”, derdim sana, “bu bin yıla değer an için”
Sen önce gülümser, sonra yumardın gözlerini
Ben tutunur kirpiklerine yamaçlarına inerdim
İki volkan dolusu lava içerdim
Sonra bir keşiş edasıyla geçerdim çöllerinden
Bir vahaya damla damla yağardım…
Hayatın kıvrım kıvrım kamburlarına giderdik ara sıra
Eğilip çalılıkta bir nergisi koklardın ve:
„Biz nedeni olmayan bir neden yarattık”, derdin bana
Bense, “Neden olmasın”, der susardım
Evet sevdiğim,
bizim birlikteliğimiz iki kişilik bir uyanıştı,
ya da hoş gelmiş bir kıyamet
Yani, niyet edilmiş bir sevmenin duası değil,
kılına kılına gelen bir ibadetti
Sen birgün kırılmış bir anının başını okşarken hani,
“Bu tapınakta artık Tanrılara yer yok mu?
Gidelim mi artık yaşam dünyadan kovulmadan?”, diye sormuştun
„Evet!”, demiştim ben de,
“Haydi özlemeye gidelim, ödeyelim ayrılığa olan borcumuzu!”
Demem şu ki sevdiğim,
Biz sustuğumuz şeylere teslim olduk
Kendimizi anlatırken gizledik
Kalbimizle kavgalı aklımız haklı çıktı
Tutkuların köleliğine karşı başkaldırımız pes etti sonunda
Ve kaybettik.
Niye?
Dogmaların karanlık odalarında yıkadık aklımızın negatifini
Dünyalı olmayan bir sonra’nın suretini yarattık
O suret bizden şimdi’mizi kurban istedi
Verdik, sormadık neden?
Hazları kovduk mabetlerimizden, yetmedi
Ruhlarımızdan sunaklar yaptık
Duymadık yanımızda otların büyüyüşünü
Bir quantum güzellik ekmedik
Bir zerre anlam katmadık var oluşumuza
Bugün şurada, şu başladığımız ve bittiğimiz yerdeyiz
Ve yalnızız yadsıdığımız bir hayatta
Biliyoruz ki, artık ilahi olanı değil gerçeği özlüyoruz
Artık bizi sınayan tanrıları değil gökyüzünü istiyoruz
Burada, şu evrenin başlayıp bitemediği uçsuz bucaksızlıkta.
Derdimi Sulara Anlatırım
Hazların ocağında yeminler yaktım
Korkmayın firari tövbelerim, sizi kimseler ele vermez
Bana daha işlenmemiş günahlar getirin!
Bin kere daha kovarım kalbimi
Sevmeyi öğrenmeden gelmesin diye
Ölmenin soğuk yüzüne sabırla sözcük sözcük bakarım
Ona yaşamayı öğretene kadar
Belleğimin mişli geçmişinde büyümeyi unutmuş bir çocuğum ben
Kurutulmuş ateşlerle oynar, ıslak güneşlerde serinlerim
Ruhumdaki yaralar yetişemez bana, pes eder giderler
İnsanlıkla aynı umudu paylaşırım
Ayıbı, kokuşmuşluğu da dahil
Bir tek, kullanılmış göz yaşlarımı gizlerim ondan
Gururun ince kırışıklıklarında bir başıma koma beni, derim
Söyle, ben iyi ki hep çocuk kaldım değil mi?
Hem, herşeyin bir izahı olmasa da olur
Farketmez bu dünya beni anlamasa da
Derdimi sulara anlatırım ben, aksın diye
Gülümserim arkası karanlık camlardaki bana
Bıkıp usanmadan yürürüm bir hayali
Yetinmem bana yetenle asla
Hiç olmayana giderim.
Bir Akşamın Kıyısında
İlmik ilmik örerken bir ömrün akşamını,
İlk defa olmak olmak dinliyorum bu şehrin suskunluğunu
Soruyorum:
Sana gelişin dönüşü yok mu?
Diyor ki:
Bak oğul,
Senin sevdanın üç kıyısı var:
Birini sular okşar,
Öbüründe uçsuz bucaksızlık başlar,
Öteki, senin en güzel türkülerinin kıyısı
Ve senin kendi kıyıların yok artık
Bana gelince oğul:
Okyanusları tanımam
Senin anlatamadığın ne varsa evlat edindim, kıyılarım olsun diye
Yaralı ruhunu serinletecek gölgeler veremem sana
Ağaçlarım yeter belki ama güneşi sen bulacaksın
Bana gelişin dönüşü elbette ki var
Beni de birlikte götüreceksin.